• ustadstrateji@gmail.com
  • Mardin, Konya, İstanbul, Turkey
Naci Bostancı Köşe Yazıları
Allah hidayet versin

Allah hidayet versin

Paylaşmak için:

Prof. Dr. Naci Bostancı: Küçükken, cahilliğin okur-yazarlıktan yoksunluk olduğunu sanırdım. Bizim sular seller gibi okuduğumuz sayfalara garip resimler nazarıyla bakan, yazı dünyasının “sihirli” öğreticiliğinden nasiplenmemiş bu insanların hayat üzerine, bırakın hayatı kendileri hakkında dahi ne bilgileri olabilirdi ki?

 

Formül açıktı: Okur-yazar değilsen cahilsindir. Dolayısıyla tersinin formülü de açıktı: Okur-yazarsan alimsindir. Doğrusu formülleri bu şekilde pekiştiren bir eğitim anlayışından geçtiğimizi de söyleyebilirim. Klişe anlatıyı birçok insan hatırlayacaktır: Osmanlı’nın son döneminde halkın büyük bir kısmı cahildi. Arap alfabesini sökmek çok zordu. Harf devrimi yaptık ve böylelikle insanlar kolaylıkla okuryazar oldular ve cahillik azaldı. Bu mukayeseleri kim yapmış, hangi şartlarda yapmış, nedenlere ilişkin analiz ne ölçüde ikna edici, teknik bilgi ile ideolojinin izdivacından neşet eden bakışın payı nedir? soruları aklımıza gelmezdi. Derdim, harf inkılabı üzerine bir tartışma yapmak değil. Bu hayli kışkırtıcı başlık, geçmişte yeteri kadar kendine hararetli taraftarlar buldu. Yapmaya çalıştığım sadece, “inkılab görsün görmesin” harfle, yazıyla, okuyabilir olmakla alimliği eşitleyen anlayışa dikkat çekmek. 

İnsan küçükken hayat üzerine son derece sınırlı olan bilgileri derinliği olmayan, iki boyutlu bir düzlemde şekilleniyor. Kafada az soru ve onların “şüphesiz” en açık ve net cevapları yer alıyor. Bilinecek her şeyi bildiğimizi düşünüyoruz. Aklı karışık olanlar ya da farklı yerde bulunanlar “apaçık bilgilerle çelişen” bu tutumlarını acaba kendilerine nasıl anlatıyorlardır? Sorunun cevabı da şüphesiz bir şekilde aklımızda hazır tutuluyor: Akıl, mantık değil, başka nedenler… İhanet,  çıkar, körlük ve elbette cahillik… Böylelikle insan edindiği sınırlı bilgi ile kendi sosyopolitik konumunu tahkim ediyor, yegane hakikatin adresi haline getiriyor. Eric Hoffer, bu tür insanlar için “kesin inançlılar” diyor. Aynı isimle bir de kitabının bulunduğunu hatırlatalım.

Aslında okur-yazar olmayanların “bilgiye” yönelik tutumlarıyla okur-yazarlığın sınırlı dünyasından bilgisini devşiren insanlar arasında cahillik bakımından çok önemli bir fark var. O fark ne yazık ki çoğunlukla okur-yazarların lehine değil. Bilmeyen bilmediğini bilir, öğrenmeye açık bir tutum alır, fakat bildiğini zanneden kişinin kesin inancı onu aynı zamanda öğrenmeye de kapalı hale getirir. Ona bir kelime bile öğretmeye kalkışmak kimin haddine düşmüş ki? Kişi asıl “öğretmen” olarak kendini görür. Fikirlerinden asla şüphe etmez. Bu yüzden kafa karışıklığını da reddeder. Bilgilerinden şüphe ancak delilerin ya da cahillerin işidir. Kendini hiç sorgulamamış, fikirleri üzerine dönüp bir daha düşünmemiş, her ne biliyorsa kesin bir hakikat olarak zihninin raflarına kaldırmış kişiye “bildikleri dışında” söz söylemek imkansızdır. Sokrat’ın başka bir bağlamda söylediği “bilmediğimizi bilemeyiz” sözü daha “basit” olarak bu durum için de uygun.

Elbette okur-yazarlık çok büyüleyici bir alan. İnsanoğlunun bu hayatta geliştirdiği en inanılmaz, en mucizevi işlerden birisi. Hayatı, bilgileri, düşünceleri kelimelere çevirmek, onun bir dublikasyonunu üretmek ve bunun üzerinden başkalarına ulaşmak, bunun için ortak bir bağlam oluşturmak olağanüstü. Okur-yazarlığın içine doğmuş bir kişinin bunu anlaması kolay değil. Tıpkı tersinin kolay olmayacağı gibi. Ancak bu alanın ne kadar tehlikelere açık olduğu, dünyanın dublikasyonunda ona karşılık gelmeyen yanılsamalara teslim olan bir zihnin “oyunları” öteden beri çok önemli incelemelere konu olmuştur. W. Ong, “Yazılı ve Sözlü Kültürler”de matbaanın olmadığı dönemlerde elle yapılan kitap çoğaltmalarından bahseder. Biri okur-yazar diğeri ise sadece resimden anlayan iki grup zenaatkâr bu çoğaltmaları yapmaktadır. Tahminlerin hilafına en çok yanlış yapanlar okur-yazarlardır. Onlar “okuduklarını zannetmekte” fakat ressam “çıplak gerçekliği görerek” “resmetmektedir. Unutmayalım ki bazen insan, “doğru okuduğunda” dahi yanlış okuyabilir. Çünkü görmek gibi okumak da “arka plandaki” zihinle yapılan bir iştir ve orada ne olduğu “okumanın anlamı” bakımından hayati derecede önemlidir.

Okur-yazar olmanın kişiyi cehaletten kurtarmadığına dair çeşitli vecizeler vardır. Fuzuli’nin “Mey biter saki kalır/Her renk solar haki kalır/ -Okumak anlamında- İlim insanın cehlini alsa da/Hamurunda varsa eşeklik baki kalır” mısraları malum. Necip Fazıl, okur-yazar olup bunları zihninde bilgece birleştiremeyenlere “kitap yüklü merkepler” demiştir. Halkın buna işaret eden sözü ise “kitabı yüzünden okumak”tır. Kişi okumuştur ama derinine nüfuz edememiştir, okuyup geçmiştir, sadece göz okumuş, zihinle göz arasındaki bağ etkili olamamıştır.
Eflatun’un Mağara metaforu, bu konuda da bize bir kapı açar. Kendini bilen cahil, mağaradan dışarıya kafasını uzatmaya hazırdır.

Gördüğünün cahilliğiyle ilişkisini bilir, onu dikkatle ve tedirginlikle karşılar. Gördüğüne ilişkin başkalarının değerlendirmelerine ilgi gösterir, onları bilgisine katmaya çalışır. Okur-yazar cahil ise bilgisiyle kendini mağaraya daha bir gömer. “Dışarıya” ilişkin her türden fikri reddeder. Artık kendi bilgisinin esiri olmuştur. Üstelik bu, gönüllü bir esarettir. Kurtulmak istemez. “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder insanı.” derler.  Yarım bilgi ise “hakikatten” değilse bile hakikat arayışından insanı yoksun bırakır. O “kutsal hakikat”in çekirdeğine gelmişken dönüp bir daha yola düşmek ve aramak aklına gelmez.

Okur-yazar cahil, bilgiye sadece bilgi olarak da bakmaz, onu bir onur, sahiplenilmesi gereken bir konum, kişiliğiyle örtüşmüş bir hakikat olarak görür. Bilgiyle siyaset arasında olduğundan daha derin ve hayati bağlar kurar. Doğrusu hayatta rastladığım az sayıdaki gerçek alimin tam tersine davrandıklarını gördüm. Bilgiye ilişkin olanı kişisel kimliklerinden uzak tutuyorlardı, söylenenlere açıktılar, anlamlı olanı “kimin söylediğinden” bağımsız olarak değerlendirmeye hazırdılar. En önemlisi de bütün tavırlarında “cahilleri hatırlatan” bir “yeni bilgiler öğrenme, gördüğünü sürekli sorgulama” ve “mağara”dan başını hiç yüksünmeksizin sürekli dışarıya çıkartma arzusu” mevcuttu. Bilgisini insanî komplekslerinin altına yerleştirmiş olanla, bilgiyi temellük etmemiş, herkesin malı gibi gören ve her tür sözü öylece karşılayan arasındaki derin fark, aynı zamanda cahille alimin farkıdır.

Hayat bana şunu öğretti: Cahillerle ve alimlerle oturulur konuşulur, insan öğrenir, fakat okuryazar cahillerle konuşmak ızdıraplı bir iştir. O yüzden toplumlar için de korkutucu olan mutlak cahiller değildir, az çok okur-yazarlıktan nasiplenmiş, sınırlı bilgisini kutsallaştırdığı politik konumuna payanda yapmış, bunu bir de “onur, alçaklık, ihanet vs.” gibi keskin sınırlarla korumaya almış, “göreceli” cahillerdir. Bunlara söz söylemek kesinlikle bir sabır işidir, dua ise belli: “Allah hidayet versin!”

en güvenilir casino sitelericanlı bahis siteleribetisttipobetbetpark
tipobetyouwin destek sitesibetmatik1xbetsüpertotobet girişbetexper7li slot oyunlarımavibet
betistarzbetoleybetbetbootipobet
flaming hotdeneme bonusu veren siteler1xbetoleybetbetboo
bahis forumcanlı casino siteleribetsgiris.xyzbahis siteleritipobetsüperbetin